Göbeğini kaşıyan adam ‘Evet’ diyecektir!
Göbeğini kaşıyan adam ‘Evet’ diyecektir!
Askeri bürokrasiyle tam bir uyum içinde çalışan yargı sistemi, devlet görevlilerinin rolü olduğu kuşkusu olan tüm davaların kapatılmasında, zaman aşımına uğratılmasında, gerçek sorumlularının bulunmasının önlenmesinde tarihi bir rol oynadı.
Bu tespit Uğur Mumcu suikasti soruşturması için de, hala devam etmekte olan Hrant Dink davası için de geçerlidir.
Hrant Dink davasında mevcut iktidar ve Adalet Bakanı’nın sessizliği bu açıdan dikkat çekicidir.
AK Parti bu davaya yokmuş muamelesi yapmaktadır.
Oysa bu cinayet onların iktidarı döneminde işlenmiştir ve tetikçi 3-5 gencin değil de gerçek sorumluların bulunup ortaya çıkarılmasının sorumluluğu asıl onların omuzlarında bulunmaktadır.
Konumuza dönersek, Yargıtay’ın
seçtiği 5 yargıcın dönüp Yargıtay ve Danıştay üyelerine belirlediği, 5 üyenin şeffaflık ve tarafsızlık ilkelerinden uzak bir ortamda çalıştığı bu sistem, devletçi bir yargı anlayışını güçlendirdiği kadar yargıda kirliliği ve yozlaşmayı hızlandıran bir etki yapmıştır.
Gelinen nokta Yargıtay Başkanı’nın önemli bir çete reisinin dosyasını takibe kadar varmıştır.
Sözün bittiği yer burasıdır.
Eğer Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu sadece kendini devletin sahibi sanan kesimlere dava açan hakim ve savcılara dava açan hakim ve savcı
larla uğraşmayacak, mesleğin standartını yükseltecekse, daha demokrat, yansız ve seffaf olmak zorundadır.
Standardı yüksek, yozluk ve yolsuzluk düzeni engellenmiş bir yargı sistemi sokaktaki insanın en önemli sorunudur.
“Avukat tutma, hakim tut” sözü Türkiye’de yargının içinde bulunduğu içler acısı durumun dışa vurumudur aslında.
Böyle bir sözün varlığı bile “hayırcılar”ın nasıl bir açmazla karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Mevcut sistem saygınlığı ol
mayan bir yargı sistemi doğurmuştur.
Göbeğini kaşıyan adam için önemli olan adalet arayışında zengin ve güçlüyle eşit koşullara sahip olmasıdır.
Bugün bu durumun olduğunu söyleyemeyiz.
Göbeğini kaşıyan adamlar, bugüne kadar sandık başındaki tercihleriyle bidon kafalı olmadığını gösterdi.
Her türlü manipülasyona rağmen kendi yaşam standardını yükseltmeyi hedefleyen siyasi hareketleri tespit edip destekledi.
Bu, 1950’lerde Adnan Menderes, 60’larda Süleyman Demirel, 80’lerde Turgut Özal, 2000’lerde Tayyip Erdoğan’ın şahsında temsil edilen serbest rekabetçi, düşünce ve vicdan özgürlüğünü savunan partiler oldu.
Bugün gelinen noktada aynı insanlar yine tarihi bir karar noktasında.
12 Eylül rejiminin baskıyla dayattığı, denetimci anayasaya mı evet diyecekler, yoksa değişime mi?
Bugüne kadar yaşadığımız siyasi tecrübeler, “Evet”in ağır basması gerektiğini gösteriyor.
Darbe öncesi yaşanan gerilimler, siyasilere öfke henüz çok tazeyken yapılan bir referandumda, kılpayı farkla da olsa siyasi yasakların kalkmasına “evet” demiş olan bir halk, daha fazla hak ve özgürlük içeren bu anayasa değişikliğine de evet diyecektir.


